DOLAR 13,4869
EURO 15,2509
ALTIN 801,40
BIST 1.945,07
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara -5°C
Çok Bulutlu
Ankara
-5°C
Çok Bulutlu
Per -5°C
Cum -3°C
Cts 0°C
Paz 0°C

Kendi Kaleminden Hatice Günday Şahman

Kendi Kaleminden Hatice Günday Şahman
10.11.2020
A+
A-

Yıllar içinde zihnimde, yüreğimde biriktirdiklerim, tanık olduğum anlar, “bize emanet edilmiş yaşamlar” süzülerek geldiler, bir gün yazarım diye aldığım küçük notlar bir potada  eriyerek, dağılıp, çözülerek, birleşerek öykülere dönüştüler. Yazarken hepimizin bir meselesi var. Canımızı yakan, bizi tırmalayan, kabuk bağlayamayan yaralarımız var ve bunlardan yola çıkıyoruz. Aynı öykü içinde ya da benzer temalı farklı öykülerde, herkesin kendi bakış açısıyla son derece haklı, bir o kadar da haksız olabileceği durumları, yaşam prizmasında farklı bakış açılarıyla kurgulamaya çalıştım. Toplum hepimizi, kadın olsun, erkek olsun, çocuk olsun bir takım kalıpların içine hapsederken, hepimiz yaralanıyoruz, hepimiz yaralıyoruz bilerek ya da bilmeyerek.  Benim için farkındalık yaratmak önemli. Okurun kendisini, tecavüze uğrayan bir kız ya da annesi yerine koydurabilmek, ben olsam ne yapardım diye düşündürmek, annesiyle/babasıyla/çocuğuyla ilişkisi hakkında, ötekileştirdiklerimiz ve önyargılarımız hakkında düşündürmek. Yanınızdakinin, karşınızdakinin ayakkabısıyla yürümek yaşam yolunda. Maskeler, perdeler, örtüler altında sakladıklarımız, karanlıklarda yaşananlar. Bütün bunlar hakkında, kendimiz ve ilişkilerimiz üzerine düşündürmek istedim. Yaşadığımız coğrafya ve dönem, bir bakıma yazarın çağına tanıklık etmesi, toplumun vicdanı olması gibi sorumluluk da getiriyor. Birey-toplum-yaşam diyalektiği temelinde kurguladığım metinlerde, edebi estetikten ödün vermeden, toplumsal gerçeklerimizi, insan yaşamının ayrıntıları üzerinden vermeye çalıştım.

Öykülerin geçtiği mekânlar atmosferi oluşturmada, okura duyguyu geçirmede önemli bir unsur. Öykülerimin bazılarında mekân olarak başkentin parkları, sokakları, tiyatro salonları, mahalleleri var. Bu mekânların bazılarını açıkça yazıyorum, bazılarını ise Ankaralıların anlatabileceği/anlayabileceği şekilde Sakarya Caddesi, Yüksel Caddesi, Ankara Garı demeden oraları imliyorum. Doğma büyüme bir Ankaralı olarak, Ankara beni ve öykülerimi şekillendirdi, kalemimi yönlendirdi ve pek çok öyküye görünmez bir karakter olarak sızdı.

Yazmak ve okumak farklı hikâyeler üzerinden kendini, insani durumları, yaşamı görmek, anlamlandırmak. Ve bence en önemlisi yaşama tutunmak için güçlü bir bağ. Biliyorsunuz Ankara’da son yıllarda yaşanılan terör saldırılarından çok etkilendik, çok canımız yandı, neredeyse şehir merkezine gitmekten çekindiğimiz zamanlar oldu. Gitmeli buralardan dediğimiz zamanlar. Ama bu mümkün değil ki. Terör, şiddet, doğal afetler, salgınlar tüm dünyada yaşanıyor. Bunlarla ve bunlara rağmen yaşamak zorundayız. İşte bu noktada okumanın ve yazmanın iyileştirici gücüne, sözcüklerden yansıyan umuda ve dirence daha sıkı sarılmalıyız.  

KIRMIZI ETEK İLE İLGİLİ YAYINLANMIŞ YAZILAR

Zeynep Yenen

Hatice Günday Şahman, çeşitli dergi ve internet sayfalarından yazılarına aşina olduğumuz bir kalem. Yazarın “Ahtapot” isimli öyküsü 5. Sarıyer Edebiyat Günleri Öykü Yarışması‘nda, “Kadın kişiliğinin topluma egemen ataerkil anlayış tarafından kuşatılmışlığını, bunun yarattığı ağır sarsıntıyı ve zihnin yarılmasını anlatı biçimi; dili kullanmadaki tutumluluğu, dönüştürüm yeteneği, özeni ve kurgusunun özgünlüğü” gerekçesiyle birinciliğe layık görülmüş. Yazarın aldığı gazetecilik eğitiminin izlerini konu seçiminde görebiliyoruz. Birbirinden derin ve ağır sorunları araya kendi duygularını katmadan yalın bir dille anlatıyor. Bu anlatım tarzı okuyucuyu buz dağının geri kalanı hakkında düşündürüyor. Öykülerinin tamamında görünen ana motif iletişimsizlik. Anne-kız, baba-oğul, kardeşler, birey-toplum arasındaki iletişim eksikliği ve çatışmayı işliyor yazar. Tecavüz temasına odaklanmış iki öykü var. “Gençlik İşte” ve “Son Koz“. Öyküler tecavüze uğrayan genç kızın annesi, cenin, tecavüzcü bakış açısıyla yazılmış olsa da prizmayı kuşatan, şekillendiren karakter, toplumsal bakış açısı olarak veriliyor. Kitabın başında Ataol Behramoğlu’ndan alıntıladığı epigrafta olduğu gibi; “Ne kadar küçük dilimlenirse dilimlensin, her işin iki yüzü olduğuna” dikkati çekiyor yazar.

Hande Ortaç

Öykülerin tümünde okur, henüz ilk kelimelerden metnin mekânına ve atmosferine kolaylıkla giriyor. Duygusu yoğun öyküler ana karaktere yakın bir açıdan yazılmış. Böylece okur, karakterin içinde bulunduğu durumu ve çatışmayı hızla kavrayıp merakla öyküyü takip ediyor. Yazar, toprağa özenle ve bin bir umutla ekip sonra üstünde tepinerek hırpaladığımız tohumlardan yeşermiş çarpık ilişkilerin, bu ilişkilerin doğurduğu prematüre durumların yıkıcı hâlini taşıyor kitabına. Sonuçlarını kestiremeden yapılan her çıkış, öylesine söylenmiş her söz, tarihin bir noktasında oluşuveren istenmeyen durumların müsebbibi gibi. Kitapta birçok kesimden karakter bir görünüp bir kayboluyor. ‘Kapan’ ve ‘Raylar ve Yaylar’ isimli öyküler kıvrak ters köşeleri ve sık karşılaşmadığımız karakterleriyle etki bırakan metinler arasında. Şehirli kadınların kumalık kavramına getirdikleri yorumlar ve yine kaybedenin kadın olduğu tuzak gibi ilişkiler, süssüz ve vurucu bir şekilde okurla buluşuyor. İsabetli bir editoryal kararla kitabın ortasına oturtulmuş, aynı zamanda kitaba ismini veren ‘Kırmızı Etek’ öyküsü ise hem konusu hem de yazımdaki ustalıkla kitabın ruhu gibi. Tüm öykülerin leitmotive’i olarak düşünebileceğimiz tuzak imgesi her karakteri metninin içine hapsediyor. Cinselliği klişe bedenlere hapsetmeden konu edebildiği, ses ve anlatım olanaklarını zorlayarak anlatısını güçlendirdiği ve çok farklı kesimden karakterleri tek bir kitapta başarıyla buluşturabildiği için ‘Kırmızı Etek’ iyi okurların dikkatinden kaçmamalı. 

….

A. Nevin Yıldız

Kırmızı Etek, politik doğruculuğa düşmeden, cesur ve yalın bir anlatım dili kuruyor. Dahası, yaş, cinsellik, cinsel yönelim, kadına yönelik şiddet, anne kız çatışması gibi mevzuları ahlakçı bir konum almadan öyküleştiriyor. Türkiye’nin politik geçmişinde yaşanmış ve bugününü belirleyen travmaları gündelik, insani olandan, yani yaşamın sıradanlığından okuyor. Her iki okuma türü de insani olanı anlama çabasını içeriyor. Kitapta Türkiye’nin siyasi tarihi, gündelik yaşam pratikleri dahası gazetelerin üçüncü sayfalarını dolduran ve üzerinden kolayca adi vaka diye geçilen politik mevzularıyla yüzleşiyoruz. Yazarın konu seçiminde olduğu gibi yazım dilinde de aldığı gazetecilik eğitiminin izlerini görebiliyoruz. Birbirinden derin ve ağır mevzuları konuşur gibi, tane tane ve olabildiğince yalın bir dille anlatıyor. Üslubundaki serin kanlılık, okuyucuya da bulaşıyor, zira bu dil bize hiçbir şeyin göründüğü kadar basit veya hissettiğimiz kadar karmaşık olmadığını hatırlatıyor.

Gezi olaylarından esinlenerek yazdığı “Bayrak Yarışı” gibi 10 Ekim Barış Mitingi’ni anlattığı “Halay”da da anlatısını gündelik olanın, insani olanın sıradanlığından hareketle kuruyor. Kurduğu bu anlatı ile esasında ‘politik’ olanın özel olanı nasıl yaraladığını hatırlatıyor. Kadına yönelik şiddetin türlü veçhelerini, anne kız çatışmasını, ya da cinsel yönelim meselelerini ele alırken mağdur ve fail arasındaki ilişkinin birden fazla yüzü olduğu hissini, tarafları yargılamadan incelikli bir biçimde aktarıyor okuyucuya. Her şeyin iki yüzünün olduğunu, tabu sayılan, konuşulmayan ya da konuşulacak kadar önemli bulunmayan mevzularda bir bir döküyor ortaya. Bazı öykülerinde kadınların yazılmayan deneyimlerini ete kemiğe büründürüyor, bazılarında yazılamayacak kadar mahrem sayılanları… Dilimleri küçülttükçe yüzleri artıyor olayların, öykülerin katmanları çoğalıyor, inceliyor, inceliyor… Onlar inceldikçe fail ve mağdur arasındaki denge de bozuluyor, suçlu ya da sorumlu olarak işaret edilecek biri ya da birileri kalmıyor geriye.

Kitaba adını veren “Kırmızı Etek” adlı öykü, sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim meselelerini bir bir kat ederken, esasında kimsenin kolayca ‘kurban’ olamayacağını da gösteriyor bize. Kurbanı olduğu sistemin yeniden üreticisi olarak varlık gösteren birer aktör olarak sahnede yer alan öykü kahramanı, hiç beklenmedik bir yerde erkek egemen sistemle ilişkileniyor. Yazarın anlama çabası sayesinde hep konuşmayı ihmal ettiğimiz madunun madunla ilişkisiyle karşı karşıya kalıyoruz, perdesiz ve yalın bir biçimde. Durum böyle olunca da farklı deneyimleri, yaslandıkları siyasal ve kültürel bağlamları ile konuşturan diyalojik bir anlatı çıkıyor ortaya.

….

Perihan Tunçbilek

İlk öykü kitabı olmasına rağmen çok iyi bir dil ve kurgu becerisine sahip Hatice Günday Şaman. Ayrıca bazı öyküleri şaşırtan sürprizli finalleriyle dikkat çekiyor. “Kırmızı Etek” toplum tarafından tabu sayılan kadın cinselliği; çoğunluk tarafından görmezden gelinen veya inkâr edilen küçük yaşta çocukların ve yaşlı kadınların uğradığı tecavüz; idealleri/davası için çocuğunu terk etmek zorunda kalan, ancak aynı durumda olan baba hiçbir sorumluluk almazken ve babanın bu sorumsuzluğu görmezden gelinirken, kadın anne olduğu için suçlanan kadınların öyküsüne rastlıyoruz.

Benim en çok beğendiğim öykü ise, insanı nefessiz bırakan bir izlekte yazılmış çocukluk öyküsü “Yarım” oldu. Kelimeler, cümleler, heceler kahramanın hayatı gibi hep yarım kalmış öykünün içinde. Kitapta yer alan iki öykü “Gençlik İşte” ile “Son Koz” şiddetin en acımasız yönünü, tecavüz temasını ele almasıyla nedeniyle dikkat çekiyor. Her iki öykünün sonucuna baktığınızda kurbanların farklı, ama cılız kalan tepkileri, tam da toplumsal cinsiyet normlarına uygun olarak sonlanıyor. Bir söz hakkının, hayır demenin ve itiraz etmenin manevi ve fiziksel değerlerle yasaklandığı toplumlarda istismarı gizleme çok yaygın bir durum olarak ortaya çıkıyor. Bütün bu kabullenişte kadınlık işareti olarak görülüyor. Yazar Hatice Günday Şahman’ın “Kırmızı Etek” kitabı kadın sorunlarına duyarlı dili ve kurgusuyla, tüm bu sorunları, düşünceleri konuşmak, sorgulamak için uygun bir zemin yarattı. Kendisinden bundan sonraki çalışmalarında da aynı ışığı okuyanlarına yansıtmasını dileriz.

….

Seyhan Can

On yedi öykünün on altısının kahramanı, çoğu kadın olmak üzere yaralı ve yalnız… Kimi yaşlı. Yaşlı olduğu için de hayatın kenarına alınmış, yedek oyuncu bile değil; yediği içtiği, konuştuğu kontrolde… Kiminin geleceği karartılmış. Kimi, ruhu örselenip derin yaralar almış. Umutlarından, hayallerinden vurgun yemiş genç kadınlar çoğu… Elinizdeki öyküsü bitse de kafanızdaki öyküsü bitmiyor Kırmızı Etek’teki kadınların… “Ahtapot” öyküsünde olduğu gibi… “Bir soru işareti, iki ünlem, bir sıra keşke, bir sıra lanet olsunlu kazaklar, şallar, bereler ören fakat içlerindeki düğümleri çözemeyen”, On yedi öykünün en sonuncusu daha başka bir yer edindi bende. Çünkü bu öyküde umudu, sevgiyi arayış vardı. Bu arayışı yapan da İstifçi Diyojen. Sinoplu Diyojen gibi, elinde lambası yok ama sokaklardan gülüşleri, kahkahaları toplayıp kirpiklerine hapsederek mutluluk dönüştürücülerine götürüyordu. Bu İstifçi Diyojen, diğer öykülerin çoğunda olduğu gibi yine bir kadındı biraz uçuk, biraz sıra dışı ama umutlu… Neşe, umut ve gerçek gülüşlerin  avcısı… “Evvelim sen oldun” deyip “Ahirim sen oldun ” diyemeyenlerin öykülerinin “Bir Gözümüz Ağlar Bizim” le bitirilmesi gerçekten çok anlamlı geldi bana. Gerçekte de öyle değil midir bir gözümüz ağlasa bile diğerinde yarına, insana, insanlığa dair hep bir umut var.

Kırmızı Etek, Ayizi Yayınları, 2017

Arka Kapak Yazısı

Hatice Günday Şahman’ın öykülerinde, beğendiği elbiseyi diker gibi kendine yeni bir hikâye yazan anneler, kızlarının üstüne kuluçkaya yatan anneler, annelerinin sözleri kulağına kurşun gibi akan kızlar, annelerinden kaçmak isteyen kızlar, pişmanlıklar, dilindeki bukağıları çözmeye çalışan kadınlar ve çokça yalnızlık var. Erkekler de bildiğiniz gibi işte. Tecavüz edeni de var, er meydanına çıktığında “az” erkek görünmekten korkanı da. Peki ya aşk? Olmaz mı? Ama yazarımız küçük mayınlar yerleştirmiş içine. Dikkat edin

Özgeçmiş

1969 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu. Öykü ve yazıları  Dünyanın Öyküsü, Lacivet, Deliler Teknesi, Ekin Sanat, Karahindiba, Edebiyat Nöbeti, Edebiyatist ile internet üzerinden yayın yapan edebiyat dergilerinde ve Telgrafın Tellerine Artık Kuşlar Konmuyor, Hayata Tutunma Öyküleri, Acilin Öyküsü, Son Gemi, Soma Ölüm Vardiyası 2 öykü seçkilerinde yayımlandı. 5. Sarıyer Edebiyat Günleri Öykü yarışmasında, “Ahtapot” isimli öyküsü birinciliğe layık görüldü.  Kırmızı Etek isimli kitabı Ayizi Yayınları tarafından yayınlandı.


YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.